
Çizgi üzerinde yürüyüş çalışmasını anlatmadan önce beynimizin gelişimiyle ilgili önemli bir noktaya değinmek istiyorum.
Beynimiz iki yarım küreden oluşur ve bu iki yarım küre, Korpus Kallozum adı verilen sinir liflerinden oluşan bir köprüyle birbirine bağlanır. Sağ ve sol beyin arasındaki bilgi alışverişi bu yapı sayesinde gerçekleşir.
Korpus Kallozum’daki bağlantılar doğuştan tamamlanmış değildir. Yaşamın ilk yıllarında çocuğun karşılaştığı deneyimlerin niteliği ve zenginliği, bu bağlantıların gelişimini doğrudan etkiler. İki beyin yarım küresi arasındaki iletişim ne kadar güçlü olursa, beynin farklı bölgeleri de o kadar etkili biçimde birlikte çalışabilir.
İnsan beyni, doğum anında gelişimini tamamlamış bir organ değildir. Fiziksel yapısını doğumdan sonra oluşturmaya devam eder. Bir anlamda hem donanımını hem de yazılımını aynı anda inşa eden tek organımızdır.
Bu nedenle özellikle yaşamın ilk altı yılı son derece kritiktir. Beynin fiziksel gelişiminin büyük bölümü bu dönemde gerçekleşir. Çocuğa sunduğumuz deneyimlerin kalitesi ve çeşitliliği, ileriki yaşamındaki öğrenme kapasitesinin temelini oluşturur.
Maria Montessori, eğitim materyallerini geliştirirken son derece pratik bir yöntem izlemiştir. Önce çocukları doğal yaşamları içinde dikkatle gözlemlemiş, ardından onların gelişimi için gerçekten gerekli olan etkinlikleri eğitim ortamına taşımıştır.
Montessori’nin en önemli gözlemlerinden biri şudur:
Bir çocuk yaptığı işe kendiliğinden yöneliyor, çalışırken zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyor, çevredeki seslerden ve hareketlerden etkilenmiyor ve uzun süre aynı uğraş içinde kalabiliyorsa, o etkinlik beyninin o dönemde ihtiyaç duyduğu bir deneyim sunuyor demektir.
Bugün buna Mihaly Csikszentmihalyi’nin tanımladığı “akış” durumu da diyebiliriz. Çocuk yalnızca vakit geçirmemektedir; beyninin gelişmesi için gerekli olan deneyimi yaşamaktadır.
Bu noktada Montessori’nin özellikle kullandığı bir kavrama dikkat etmek gerekir. O, çocukların yaptıklarını “oyun” olarak değil, “çalışma” olarak tanımlar. Çünkü “oyun” kelimesi yetişkinlerin zihninde çoğu zaman önemsiz bir etkinlik çağrıştırır. Oysa çocuk için oyun son derece ciddi bir iştir. Beyin gelişimi için ihtiyaç duyduğu deneyimlerin büyük bölümü oyun yoluyla kazanılır.
Montessori çocukları gözlemlerken ilginç bir ortak davranış fark eder. Çocuklar kaldırım kenarlarında, kısa duvarların üzerinde ya da yerde gördükleri çizgiler boyunca yürümekten büyük keyif almaktadırlar.
Bu davranışın rastlantısal olmadığını düşünür ve “Demek ki çocukların gelişimi için ihtiyaç duydukları önemli bir deneyim bu.” diyerek bu davranışı sınıf ortamına taşır.
Sınıfa yere çizilmiş bir elips yerleştirir. Elips biçimi özellikle seçilmiştir. Böylece çocuklar yürürken hem yön değiştirir hem de birbirlerini görebilirler.
Fakat burada asıl amaç yalnızca denge çalışması değildir.
Doğal yaşam koşullarında büyüyen bir çocuk sabah dışarı çıkar, gün boyunca koşar, tırmanır, zıplar, dengesini kaybeder, yeniden kurar ve akşam yorularak eve dönerdi.
Bugünün şehir çocukları ise zamanlarının büyük bölümünü kapalı alanlarda geçiriyor. Evden asansöre, asansörden arabaya, arabadan okula gidiyorlar. Günlük hareket miktarları, insan beyninin gelişimi için ihtiyaç duyduğu seviyenin oldukça altında kalıyor.
Toplum genellikle hareketi yalnızca kas ve kemik gelişimiyle ilişkilendiriyor. Oysa hareketin en büyük etkisi beyindedir.
Hareket sırasında beyin; kaslardan, eklemlerden, tendonlardan, ayak tabanından ve denge sisteminden sürekli bilgi alır. Bu bilgiler sayesinde hem vücudun haritasını oluşturur hem de hareket repertuarını giderek zenginleştirir.
İki ayak üzerinde yürümek bize otomatik görünse de aslında son derece karmaşık bir koordinasyon sürecidir. Bu koordinasyonun gelişebilmesi için çocuğun farklı zeminlerde yürümesi, eğimlerle karşılaşması, engellerin üzerinden atlaması, altlarından geçmesi, denge kurması ve vücudunu sürekli yeni durumlara uyarlaması gerekir.
Bu nedenle okul ortamında çocukların hareket etmesini son derece önemsiyoruz.
Her gün bahçeye çıkmalarını sağlamaya çalışıyoruz. Serbest oyun zamanları oluşturuyoruz. Spor ve yüzme etkinlikleri düzenli olarak programın içinde yer alıyor. Bahçemiz özellikle denge kurma, tırmanma, sallanma ve asılma gibi hareketleri destekleyecek şekilde tasarlandı.
Çocuklarımız büyüdükçe çizgi üzerinde yürüyüş de gelişiyor. Artık yalnızca çizgiyi takip etmiyorlar; çizgi boyunca zıplıyor, eğiliyor, engellerin altından geçiyor, üstlerinden atlıyor ve çok daha karmaşık hareket dizileri gerçekleştiriyorlar.
Bu çalışmalarda mümkün olduğunca çıplak ayak yürümeyi tercih ediyoruz. Çünkü ayak tabanı beynin en önemli bilgi kaynaklarından biridir. Çocuk ayağından ne kadar fazla duyusal bilgi alabilirse, beyin de vücudunu o kadar doğru tanımayı öğrenir.
Aslında bu yalnızca yürümeyle ilgili değildir. Doğumdan itibaren beynimiz sürekli hareket aracılığıyla kendini geliştirir. İlk aylarda bebeklerin ellerine aldıkları her şeyi ağızlarına götürmeleri de bunun bir örneğidir. Ağız, nesnelerin biçimi hakkında beyne çok ayrıntılı bilgi gönderir ve bebek dünyayı önce hareket ederek, dokunarak ve hissederek tanımaya başlar.
Kısacası çizgi üzerinde yürüyüş çalışması, dışarıdan bakıldığında basit bir denge etkinliği gibi görünse de, gerçekte beynin iki yarım küresi arasındaki iletişimi destekleyen, koordinasyonu geliştiren, duyusal sistemleri bütünleştiren ve çocuğun hareket yoluyla beynini inşa etmesine katkı sağlayan temel Montessori çalışmalarından biridir.
Arzu Aydoğan







